Kamu ve iktidarı-IV

by

Toplumun, kavramlaştırılmış haliyle söylendiğinde, kamunun özü itibariyle iktidarı içkin olduğu, varlıkbilimsel (ontolojik) ve mantıksal bakımdan kabul edilmesinde, ilk bakışta sorun oluşturmayacağı genel olarak öngörülegelmiştir. Ne var ki, tarihi süreçte iktidarın ortaya konulmasında olsun, ele geçirilmesinde, özellikle de kullanılmasında ve devredilmesinde, söz konusu öngörüye çoğunlukla riayet edilmediği, hatta yoksandığı görülmektedir.

Öncelikle burada, toplum ya da kamunun varlığı, o varlığın içkin olduğu nitelikler ile yine kamudan kaynaklanan bir nitelik olan iktidarın, bir noktadan sonra birbirinden yalıtılarak, iktidar lehine belirleyici bir gücün ona tekel olarak verilmesi gibi yanlış bir kavrayışın benimsenmesi dikkat çekicidir. Bu kavrayışın benimsenmesi halinde, kaçınılmaz olarak iktidar, toplum ya da kamudan adeta görünüşte bütünüyle ayrı bir olgu ve bu olgudan kaynaklanan bit takım vazgeçilmez niteliklere sahip varlık şekline dönüştürülmektedir. Sözgelimi iktidarın, mutlak, kesin ve paylaşılamaz gibi bir takım nitelikler taşıdığı, taşıması gerektiği anlayışı, bu yanlış kavrayışın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Gerçekten, söz konusu yanlış kavrayışın tarihi bakımdan geriye kadar giden köklerinin bulunduğunu tespit etmek mümkündür. Mesela, farklı unsurlar ve şartlar söz konusu edilebilse de, Antik Yunan toplum ve siyaset kavrayışında bu kökün bir örneğini gözlemlemek olasıdır. Ancak bu kavrayışta toplum veya kamudan söz edilmekle birlikte ona özel bir anlam verilmeye çalışıldığını “polis” kavramının öne çıkartılmasında ve temel alınmasında buluruz. “Polis”in vazgeçilmez ilke ve ölçüsü olarak “Yunan”ı, yani belli bir toplumu esas alma yaklaşımı yatmaktaydı. Bu kavrayışın bir yansıması olarak, düşüncede, sanatta vb çağına göre ileri bir adım atar görünmesine rağmen, Yunanlılar diğer toplumlarla bir arada yaşamayı sağlayıcı bir toplumsal, siyasal, iktisadi ve kültürel yapıları geliştiremediği için yerel iktidarlar, yani devletler sınırını aşamamışlardı. Buna karşılık, hemen komşuları olan, ancak kendilerine denk düzeyde bir türlü kabullenemedikleri “Makedonlar”, daha sonrası gelişmeler itibariyle Romalılar bütünüyle farklı, bir ölçüde başarılı bir yol izlemişlerdir.

Toplum veya kamu olgu-varlığını bu bağlamda dikkate alan, toplum veya kamunun varlığını koruması, sürdürmesi, geliştirmesi, kısacası varlık hikmeti temelinde gerçekleştirmesi yönünde ilkeleri, kuralları ve bunları özümlemiş bir ruhu donatan farklı bir örneği somut bir şekilde peygamber ortaya koymuştu. Ne var ki, belli bir zamandan sonra, İslam’ın bildirdiği ilkeler, kuralların ortadan kaldırdığı anlayışlar ve gelenekleri onun yerine ikame edilmeye başlanacaktır. İlk örnekleri Emeviler ve Abbasilerle ortaya konulacak ve nerdeyse günümüze kadar bir takım eklemelerle gelecektir. Bütün bu anlayış ve uygulamalarının temelinde, toplumdan veya kamudan ayrı, hatta ona üstün bir “iktidar” olgusunu mutlak gören bir yanlış yaklaşımın yattığına işaret etmek mümkün görünmektedir. Nitekim düşüncenin belli alanlarında çağlarına göre ileri, kuşatıcı, ikna edici bir takım nitelikler ortaya koymasına rağmen, toplum veya kamu olgu-varlığı üzerinde benzer niteliklerin gösterilmemesi dikkat çekicidir.

Özetle, Müslüman toplumlarda, iktidarlar toplumun varlığını korumada, sürdürmede ve geliştirmede ciddi engeller olarak durmaktadırlar. Bu toplumların sahip oldukları yeraltı ve yerüstü kaynak çeşitliliğine ve zenginliğine rağmen, toplumsal, siyasal, iktisadi ve kültürel vb yönlerden yoksulluğun ağır bir şekilde sürmesi şaşılacak bir durumdur. Çarpıcı örnekleri Ortadoğu, bir ölçüde Türk toplumlarındaki sefih otoriter, hatta diktatöryal siyasi rejim ya da yönetimlerdir. Yoksulluklar, gelir dağılımı adaletsizlikleri, bilim, düşünce ve sanat-edebiyat alanlarındaki gerilikler, toplumun bütünlüğünü yok eden ayrıcalıklar, dolayısıyla eşitsizlikler şeklinde kendini göstermektedir.